Hakkımda

Fotoğrafım
ENAG(Enflasyon Araştırma Grubu) kurucu üyesi,Msc. Bankacılık ve Finans, Planlama Mühendisi,PMI® (Project Management Institute Member), Mühendisler için Python Programlama ve Uygulamalari kitabının yazarı. "Rusya’nın buzullarından, Güney Asya’nın tropikal iklimlerinden, Körfez ülkelerinin çöllerinden, Afrika’nın savanalarından geçmiş bir ‘Dünyalı’…"

18 Ekim 2026 Pazar

Fon Krizi ve Gelir Adaletsizliği

Fon meselesine başından beri birkaç fonun batması, birkaç yatırımcının parasını kaybetmesi ya da birtakım yöneticilerin yanlış kararları olarak bakmadım. Çünkü burada ortaya çıkan sorun finans piyasalarının çok ötesinde, Türkiye’de uzun süredir devam eden gelir ve servet dağılımındaki bozulmanın başka bir yüzü, bahsettiğim…

Bir tarafta ücretinden, maaşından, emeğinden başka geliri olmayan ve enflasyon karşısında her geçen gün biraz daha fakirleşen milyonlar var. Diğer tarafta sermayeye, bilgiye, krediye ve piyasanın belli kanallarına erişebilen çok daha dar bir kesim var. Ekonomi büyüyor deniliyor, borsa büyüyor, fonlar büyüyor, şirket değerlemeleri ve finansal varlıklar büyüyor ama toplumun büyük bölümünün bu büyümeden aldığı pay aynı ölçüde büyümüyor. Tam tersine finansal varlığı olanla olmayan arasındaki mesafe giderek açılıyor.

Fon krizini bu yüzden gelir adaletsizliğinden bağımsız düşünemeyiz. Finansallaşma kendi başına kötü bir şey değil, doğru çalıştığında tasarrufu yatırıma dönüştürür, şirketlerin finansmana erişimini sağlar ve sermayeyi ekonominin verimliliğine taşır. Fakat piyasa yeterince derinleşmeden finansal varlıklar hızla büyüyor, denetim mekanizmaları çalışmıyor ve sermaye belirli hisseler ile belirli çevrelerde yoğunlaşıyorsa finans sistemi artık yalnızca kaynak dağıtan bir mekanizma olmaktan çıkar. Zaten bizde de olan budur. Kazanç özel ellerde birikirken ortaya çıkan büyük zararların doğrudan veya dolaylı biçimde kamunun üzerine bırakılması ihtimali doğuyorsa bunun adı yalnızca finansal kriz değildir. Bu aynı zamanda bir gelir ve servet transferidir. Çünkü kamunun parası soyut bir para değildir, vergi veren insanların, ücretlinin, tüketicinin ve gelecek nesillerin kaynağıdır. Özel dönemde elde edilen kazanç belirli ellerde kalırken zararın maliyeti toplumun tamamına dağıtılıyorsa eşitsizlik sadece piyasanın sonucu olmaktan çıkar, sistem tarafından tekrar tekrar üretilir.

Türkiye’nin asıl tartışması da bence burada başlamalı.

Kim ne kadar kazandı sorusu kadar, bu kazanç hangi ekonomik yapı içerisinde oluştu, kim hangi bilgiye, finansmana ve fırsata erişebildi, risk gerçekleştiğinde faturayı kim ödedi sorularını sormamız gerekiyor. Çünkü gelir adaletsizliği yalnızca bir insanın diğerinden daha fazla para kazanması değildir. Asıl eşitsizlik bazı insanların sistemin sunduğu fırsatlara sürekli erişebilmesi, bazılarının ise sistemin ürettiği maliyetleri sürekli taşımak zorunda kalmasıdır. Geçmişten günümüze Türkiye siyaseti bu yapıya ayrıca destek vermiştir.

Bugün toplumun geniş kesimlerinden tasarruf yapmasını, yatırım yapmasını, sermaye piyasalarına güvenmesini istiyoruz. Fakat aynı insanlara bir taraftan yüksek enflasyonun maliyetini yükleyip diğer taraftan finansal sistemde oluşan yanlışların faturasını da çıkarırsak burada artık ekonomik büyümeden değil, aşağıdan yukarıya doğru sürekli çalışan bir servet aktarım mekanizmasından söz etmek gerekir diye düşünüyorum.

Bu nedenle fon krizi yalnızca SPK’nın, fon yöneticilerinin veya yatırımcıların meselesi değildir. Mesele Türkiye’de büyümenin, finansallaşmanın ve sermaye birikiminin nimetlerini kimlerin aldığı, risklerini ise kimlerin taşıdığı meselesidir…

Bir ülkede kazanç sürekli özelleşiyor, zarar sürekli toplumsallaşıyorsa orada gelir dağılımının düzelmesini beklemek zaten mümkün ve akılcı da değildir…

Türkiye’nin temel meselesi yeterince kaynak üretememesi değil, ürettiği muazzam kaynağın kimlerin elinde toplandığıdır. Toplumun büyük bölümünün giderek yoksullaşmasının arkasında da yıllardır görmezden gelinen bu paylaşım düzeni vardır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder