Hayat beni son birkaç yılda dünyanın birbirinden çok farklı coğrafyalarına götürdü. Bir yıl Güney Asya’da, bir yıl Rusya’da, iki yıl Arabistan ve Ortadoğu’da, son bir yıldır da Afrika’da yaşıyorum. Aynı dönemde Türkiye’yi de uzaktan izleme fırsatım oldu. Bazen Asya’da bir market rafına bakarken İzmir’deki fiyatları düşündüm, bazen Arabistan’da yürürken İstanbul’daki ekonomik tartışmaları takip ettim. Gördüğüm şey şu oldu, insanlar değişiyor, diller değişiyor, para birimleri değişiyor ama ekonominin özünde cevap aradığı sorular pek değişmiyor. İnsan nasıl daha iyi yaşar, toplum nasıl daha adil olur, üretilen refah nasıl paylaşılır? Farklı kıtalarda geçirdiğim yıllar boyunca aslında bu soruların peşinden gittim ve her coğrafya bana aynı gerçeğin farklı yüzlerini gösterdi.
Çünkü ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Bir ülkenin büyüme oranını, kişi başına gelirini veya enflasyonunu bilmek, o ülkeyi anlamak için yeterli değildir. Asıl mesele o rakamların arkasındaki yapıyı görebilmektir. Güney Asya’da insan sermayesinin ne kadar güçlü olduğunu gördüm. Milyonlarca insan son derece zor şartlarda yaşarken aynı zamanda dünyanın en büyük teknoloji şirketlerini yöneten insan kaynağını da aynı coğrafya üretiyor. Rusya’da yaptırımların televizyon ekranlarında anlatıldığı kadar basit işlemediğini gördüm. Bazı sektörler daralırken bazı sektörlerin güçlendiğine şahit oldum. Arabistan’da sermayenin neler inşa edebildiğini gördüm ancak paranın tek başına kalkınma yaratmaya yetmediğini de gördüm. Afrika’da ise doğal kaynak zenginliğinin tek başına refah anlamına gelmediğini yaşayarak öğrendim.
Bugün birçok ülkenin problemi kaynak eksikliği değildir. Bazılarında sermaye vardır ama kurumsal yapı zayıftır. Bazılarında eğitimli insan kaynağı vardır ama yatırım ortamı yetersizdir. Bazılarında doğal kaynaklar vardır ama bunları toplumsal refaha dönüştürecek mekanizmalar yoktur. İşte tam bu noktada ekonomik gelişmişliği yalnızca gelir seviyeleriyle açıklamaya çalışan yaklaşımlar yetersiz kalmaktadır. Çünkü ekonomik güç bir unsurun büyüklüğünden değil, unsurlar arasındaki uyumdan doğar.
Yıllardır anlatmaya çalıştığım mesele de budur. İnsan sermayesi, kurumsal yapı, finansal sermaye ve doğal kaynaklar aynı hedef doğrultusunda çalışmıyorsa ortaya sürdürülebilir kalkınma çıkmaz. Bir ülkenin zengin olması için yalnızca para yeterli değildir. Hukuk gerekir, eğitim gerekir, güven gerekir, üretim kültürü gerekir. Bunlardan biri eksik olduğunda sistem aksar. Tıpkı en pahalı parçalarla kurulmuş ancak uyum içinde çalışmayan bir makine gibi.
Bu nedenle ekonomi yorumlarken yalnızca verilere değil, toplumun dokusuna da bakmak gerekir. İnsanların geleceğe ne kadar güvendiğine, kurumların ne kadar çalıştığına, gençlerin ne kadar umutlu olduğuna, girişimcinin ne kadar risk alabildiğine bakmak gerekir. Çünkü asıl kalkınma rakamlarda değil, sistemin bütününde saklıdır. Dünyanın farklı coğrafyalarında geçirdiğim yıllar bana şunu öğretti: Ekonomik güç büyüklük meselesi değil, uyum meselesidir. Bir ülkeyi güçlü yapan şey sahip olduğu kaynakların miktarı değil, o kaynakları ne kadar ahenkli ve verimli kullanabildiğidir.