Hakkımda

Fotoğrafım
ENAG(Enflasyon Araştırma Grubu) kurucu üyesi,Msc. Bankacılık ve Finans, Planlama Mühendisi,PMI® (Project Management Institute Member), Mühendisler için Python Programlama ve Uygulamalari kitabının yazarı. "Rusya’nın buzullarından, Güney Asya’nın tropikal iklimlerinden, Körfez ülkelerinin çöllerinden, Afrika’nın savanalarından geçmiş bir ‘Dünyalı’…"

22 Ağustos 2026 Cumartesi

Hürmüz’ün Ekonomik Sınırı

 Hürmüz’de olan biteni yine petrol kaç dolar oldu, kaç tanker geçti, hangi ülke ne kadar zarar gördü üzerinden konuşuyoruz. Halbuki daha büyük bir şey oluyor. Dünya ekonomisinin ne kadar kırılgan bir sistem üzerine kurulduğunu bir kez daha görüyoruz. Enerjiyi bir yerden al, üretimi başka yerde yap, finansmanı başka merkezden bul, binlerce kilometre taşı ve bütün bunlar sorunsuz devam ettiği sürece adına küreselleşme ve verimlilik de. Sonra Hürmüz’de bir şey olsun, Afrika’daki altyapı ihalesi dursun. Garip olan kriz değil aslında, kurduğumuz düzen. Fatih Birol’un son açıklamalarını da bu yüzden önemsiyorum. Hürmüz’deki gelişmeleri küresel enerji güvenliği açısından tarihsel büyüklükte bir tehdit olarak görüyor ve bir süredir iş uzarsa petrol piyasasının özellikle yaz aylarında “red zone”a girebileceğini söylüyordu. Ağustos ayındayız; stratejik rezervler devreye giriyor, alternatif rotalar aranıyor ve dünya hâlâ Hürmüz’den gelecek habere bakıyor. Enerji güvenliği dediğimiz şeyin ne kadar güvenli olduğu da böylece ortaya çıkıyor.

Rifkin’in yıllar önce anlattığı 150 dolar meselesi burada yeniden anlam kazanıyor. 2008 krizini yalnızca Lehman’ın batışıyla başlatmıyordu Rifkin; petrolün 147 dolara çıkmasını sistemin asıl kırılma noktalarından biri olarak görüyordu. Çünkü petrol yalnızca arabanın deposuna koyduğumuz yakıt değil; tarımda, gübrede, taşımada, plastikte, sanayide, inşaatta, lojistikte, kısacası ürettiğimiz ve taşıdığımız hemen her şeyin içinde. Enerjinin fiyatını yükselttiğiniz anda bütün ekonomik sistemin maliyet tabanını yukarı çekiyorsunuz. Rifkin’in 140-150 dolar civarında tarif ettiği sınır da benim anladığım kadarıyla bir petrol fiyatı tahmininden çok daha fazlasıydı; fosil yakıta dayalı küreselleşmenin kendi maliyetini artık taşıyamamaya başladığı yerdi. Bugün henüz orada değiliz ama asıl düşündürücü olan da bu zaten. Daha 150 doları görmeden Afrika’daki altyapı yatırımlarının, kamu harcamalarının ve bazı projelerin geleceği tartışılmaya başlanıyorsa sistemin ne kadar dar bir hareket alanı kaldığını da görmemiz gerekiyor.

Afrika’da yapılan herhangi bir enerji veya altyapı projesini düşünün; gemisi yakıt, kamyonu yakıt, iş makinesi yakıt, ekipmanı büyük ölçüde ithal, navlunu dövize, finansmanı uluslararası piyasalara bağlı. Petrol yükseldiğinde yalnızca yakıt pahalanmıyor; taşıma pahalanıyor, proje maliyeti değişiyor, döviz ihtiyacı artıyor, kamu bütçesi sıkışıyor ve sonunda yatırım erteleniyor. Yatırım ertelendiğinde sanayileşme, istihdam ve insanların düşük verimlilikli işlerden daha üretken işlere geçişi de erteleniyor. Yani Hürmüz’de geçmeyen bir tanker dönüp dolaşıp binlerce kilometre ötede Afrika’daki bir işçinin hayatına kadar dokunuyor. Sonra Afrika neden kalkınamıyor diye raporlar hazırlıyoruz. Dünyanın en fazla güneş alan coğrafyalarından birinin ekonomik geleceğini başka bir coğrafyadan gelecek petrol tankerlerine bağlamışız; kriz çıktığında da stratejik rezervleri açıp birkaç ay daha zaman satın almaya çalışıyoruz. Sorunu çözmüyoruz, sadece maliyetini erteliyoruz.

Rifkin’in yenilenebilir enerji meselesini yıllardır anlatmasının benim için önemli tarafı da burada. Konuyu yalnızca karbon salımına sıkıştırdığınız anda ekonomik tarafını kaçırıyorsunuz. Kendi enerjisini üretebilen bir ekonomi yalnızca daha temiz bir ekonomi değildir; dışarıdaki bir savaşa, bir boğaza, tankere veya üretici ülkenin kararına daha az bağımlı bir ekonomidir. Enerji bağımsızlığı bu anlamda doğrudan ekonomik bağımsızlıktır. Afrika kendi güneşini, rüzgârını, hidroelektrik kapasitesini kendi üretim düzeninin parçası haline getiremez ve sürekli dışarıdan gelen enerjiyle kalkınmaya çalışırsa her küresel krizde aynı hikâyeyi yeniden yaşayacaktır: petrol yükselir, döviz ihtiyacı artar, para birimi baskılanır, ithalat pahalanır, bütçe bozulur, yatırımlar ertelenir ve birkaç yıl sonra yeniden neden sanayileşemediğini tartışırız.

Fatih Birol bugün tehlikenin ne kadar yakında olduğunu söylüyor, Rifkin ise yıllar önce bu sistemin nereye kadar gidebileceğinin sınırını tarif etmişti. Biri bugünün Hürmüz krizine bakıyor, diğeri fosil enerji üzerine kurulmuş ekonomik düzenin 150 dolarlık petrol karşısında nasıl kendi duvarına çarpabileceğini anlatıyordu. Ben ikisini birbirinden ayrı görmüyorum. Çünkü ikisinin de sonunda geldiği yer aynı: Dünya ekonomisini üretimden ulaşıma, gıdadan sanayiye kadar fosil enerji üzerine kurup sonra bu enerjinin birkaç coğrafi geçiş noktasından kesintisiz biçimde akacağını varsaydık. Akış devam ettiği sürece sistem çalıştı ve biz buna verimlilik dedik; akış bozulduğunda ise aslında verimli sandığımız yapının ne kadar bağımlı olduğunu gördük.

Petrol yarın yeniden 70 dolara düşebilir, Hürmüz tamamen açılabilir, tankerler geçmeye başlar, navlun düşer ve birkaç ay sonra bugün konuştuğumuz şeylerin çoğunu yine unuturuz. Zaten sistem biraz da böyle devam ediyor; kriz çıktığında yapısal sorunları konuşuyor, fiyat düşünce sorunun çözüldüğünü sanıyoruz. Halbuki Hürmüz bize yeni bir şey söylemiyor. Birkaç kilometrelik bir boğazdaki aksama binlerce kilometre ötede yapılacak santralin, yolun, fabrikanın hatta bir ülkenin kalkınma programının kaderini değiştirebiliyorsa problem yalnızca Hürmüz değildir. Problem kurduğumuz düzenin kendisidir. Rifkin’in 150 doları da benim için tam olarak bunu anlatıyor; bugün geliriz, yarın geliriz veya petrol hiç 150 doları görmeden sistem başka bir yerinden kırılır, bunu bilemem. Ama Hürmüz bugün bize o sınırın hâlâ orada olduğunu ve bizim o sınırı ortadan kaldırmak yerine her krizde biraz daha ötelemeye çalıştığımızı gösteriyor.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder